31 Temmuz 2010 Cumartesi \  20 Şaban 1431 08:59   

SÜNNETSİZ İSLâM İSLAM DEĞİDİR! Arkadaşına gönder 
Sünnetsiz İslâm Arayışları

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

Ebu Râfî (r.a) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

"Benim

emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın

sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, "biz onu bunu bilmeyiz.

Allah'ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar" derken bulmayayım."1
Batı'nın

İslâm ülkelerini istilâ ettiği ve askerî işgali kültürel işgale

dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği yıllardan itibaren planlı ve

örgütlü olarak başlatılmış olan sünnet düşmanlığı, ilerleyen yıllar

içinde "Kur'an'la yetinme" çağrısına dönüştü.

Oryantalistlerin

sünnet verilerine yönelttikleri uydurulmuş ithamlarına körü körüne

kapılmaktan kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir

şekilde İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde

değişik seviyede ulu orta yazılır-çizilir ve konuşulur oldu. Batıya

yenik düşmüş İslâm ülkeleri aydınlarından bazıları bu yenikliğin ve

ezikliğin etkisiyle İslâm'a müsteşrikler gibi yaklaşıp onların bedava

avukatlığını üstlenerek ülkelerin gündemine sünnet karşıtı fikirleri

taşımışlar ve kitaplık hacımda yoğun tartışmalara, sürtüşmelere vesile

olmuşlardır.

Bizde

sadece sünnet'in değil, bizzat İslâm'ın kendisinin reddedilmesine

çalışılmış, ancak müslüman halkın, necip milletimizin yoğun baskı ve

bilinçli direnişi sonucunda dinî eğitim-öğretim resmen başlatılmıştı.

1950'li yıllardan bu yana çok daha yaygın şekilde bir İslâm kimlik ve

kişiliğinin inşası çalışmaları sürdürülmektedir.

Ne

kadar acıdır ki, bu İslâmî kimlik ve kişilik mücadelesinde henüz

yeterli birikim ve kıvam elde edilememişken, gelişmekte olan bu İslâmî

potansiyel, batının sunduğu bilimsel görünümdeki düşman şablonuna uygun

olarak sünnetsiz, yoz bir istikamete sürüklenmek istenmektedir. İslâmî

hareket ve araştırmalar, "Kur'an'la yetinme" çağrıları etrafında

sünnetsiz bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.





Kültürler Savaşı

Olaya, kültürler arası savaş

noktasından bakıldığı zaman, bu girişimlerin, siyasal istiklâl

mücadelesindeki vatan ihanetinden çok daha büyük bir ihanet olduğu

anlaşılacaktır. Zira bu, ümmet çapında yürütülen kültürel istiklâl

mücadelesinde, kimlik ve kişilik savaşında irtikab edilen bir

ihanettir. Parolanın, "Kur'an'la yetinme" olması, temeldeki sünnet ve

İslâm düşmanlığı cinayetini hafifletmez, aksine daha da ağırlaştırır.

Çünkü

İslâm düşmanlığına, "Kur'an taraftarlığı" gerekçe ve vesile

kılınmaktadır. Asıl düşman çirkin yüzünü saklamayı başarmış, ortada

oltaya takılmış, beyin ve yüreklerinden avlanmış bir takım aldatılmış

yerli aydınlar kalmıştır. Bunlar, iddia ve çağrıları ne olursa olsun

aldatılmışlığın acısını temsil etmektedirler.

Suçüstü

Hadisimiz,

işte bu noktada taşıdığı Nebevî tespit ve ikaz ışığıyla imdada

yetişmekte, sergilenmekte olan oyunu gerçek yüzüyle inananlara

tanıtmaktadır. Sevgili peygamberimiz, günün birinde kendisinin teşri

yetkisini tanımayacak, sünnet'in getirdiği evrensel yorumu

önemsemeyecek Kur'an'la yetindiğini söyleyecek münasebetsizlerin

çıkacağını, ashabından (ve tabii ümmetinden) hiç kimseyi böylesi bir

tavır ve iddia içinde görmek istemediğini pek beliğ ve etkili bir

şekilde belirtmiş, sünnetsiz İslâm iddialarını, suçüstü yakalayıp

teşhir etmiştir.

Hadisimizde

öncelikle, sünnete karşı çıkışın temelinde bir kabalık, kayıtsızlık,

nefsîlik, kendisini bir şey sanmak, müstağnîlik duygusunun yattığı,

ortaya konan tavrın da yakışıksız ve müslüman edebinden uzak bir tavır

olduğu, "koltuğuna yaslanmış (ya da kaykılmış)" ifadesiyle tespit edilmektedir. Bir başka rivayette durum ; "koltuğuna yaslanmış karnı tok bir adam..."

şeklinde belirtilmiştir. Dünyevî değerlere sırtını dayamış şımarığın,

kendisine ulaşan Peygamber emir veya yasağı karşısında "ben anlamam, onu-bunu bilmem, sünnet-münnet tanımam" demesi, sınır tanımazlığını, "Allah'ın kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar"

sözü de anlayış eksikliğini, kasıtlı bir cehaleti ortaya koymasının

ötesinde tavır bozukluğunun nasıl bir fikri bozukluğa dayandığını da

göstermektedir. İç dayanakları ve dış görünüşüyle bu bozuk ve hatalı

tutum,
"sakın hiç birinizi bu halde görmeyeyim!"tenbih ve tehdidine muhataptır.

Resûl-i

Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bu sorumsuz, bölücü, ayırımcı ve

yanlış ve müstehzi üslûp ve tavrı görüldüğü gibi hem teşhis hem de

mahkum etmiştir. Hadisimizin ifadesi fevkalâde güçlü bir yasak tonu ve

vurgusuna sahiptir:
"sakın hiç birinizi bu halde bulmayayım!" Bizim ifademizle bunun anlamı "sakın böyle bir edepsizlik yapmaya kalkışmayın" demektir.

Sünnete

karşı çıkanlarda ortak özellik olarak dün olduğu gibi bugün de müşahede

edilen üslûp ve tavır bozukluğu, hadisimizdeki tespitlerin somut

delilini oluşturmaktadır.

Aynen vâki

Tirmizi şârihi Mübârekfûri, hadisimizin şerhinde bir başka gerçeğe dikkat çekmekte şöyle demektedir:

"Bu

hadis, peygamberlik delillerinden bir delil ve bir âlâmettir. Zira,

hadiste haber verilen durum aynen gerçekleşmiştir. Hindistan'ın Pencap

eyaletinde bir adam çıktı ve kendi kendisini "ehl-i kur'an" diye

isimlendirip tanıttı. Halbuki onunla ehl-i kur'an arasında dağlar kadar

fark vardı. Aslında o "ehl-i Kur'an" değil, ehl-i ilhad idi. (Ne acıdır

ki) bu zat önceleri Sâlihlerdendi, şeytan onu saptırdı, azdırdı ve

sırat-ı müstakimden uzaklaştırdı da ehl-i İslâm'ın söylemediği bir

takım sözler söylemeye başladı.

Peygamberin

hadislerini bütünüyle kesin şekilde reddetmeye kadar işi götürdü ve

"bütün bunlar Allah adına uydurulmuş yalan ve iftiradan ibarettir,

gerekli olan sadece Kur'an-ı azîm ile ameldir, hadislerle değil;

isterse bu hadisler sahih-mütevâtir olsunlar.

Kim Kur'an'dan başka bir şeyle amel ederse, o, "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kâfirlerin tâ kendileridir"

âyetinin hükmü altına girer" dedi. Daha buna benzer küfrü gerektiren

bir sürü sözler söyledi ve bir sürü cahil de ona tâbi oldu, onu "imam"

edindi...

Devrin

âlimleri bu adamın küfrüne, ilhadına ve İslâm çerçevesinden çıktığına

dair fetva verdiler. Bize göre de durum, âlimlerin dediği gibidir."2

Mübârekfûrî

merhumun isim zikretmeden verdiği bu çarpıcı örnek, "Kur'an'la yetinme"

ya da "sünnetsiz İslâm arayışı" yanlılarının sonuçta ulaşacakları

noktayı göstermesi bakımından fevkalâde dikkat çekicidir.

Sömürgeci Etkisi

Sünnet

karşıtı görüşlerin, "Kur'an'la yetinme" çağrılarının temelinde yatan

aldatılmışlığı da Mustafa A'zami şöyle tespit etmektedir:

"İngilizler,

Hindistan'ı geçen asırda bütünüyle sömürgeleştirmişti. Müslümanlar

ülkeyi onların elinden kurtarmak için cihat ilân ettiler. Sömürgeciler

silâhlı cihadın tehlikesini fark ettiler. Bunun için müslüman âlimler

arasında kılıçla cihadı reddeden bir grup peyda ettiler. Onlar da bu

işe kılıçla cihadı emreden hadisleri reddetmekle başladılar. Çerağ Ali ve Mirza Gulam Ahmed el-Kadyânî bu ekolün önderlerindendir.

...

Nihayet elle tutulur etkili bir faaliyet gösteren Gulam Ahmed Perviz

geldi, Aylık bir dergi yayınladığı gibi "Ehl-i Kur'an" adıyla bir

cemiyet de kurdu ve birçok kitap neşretti.

Aslında

Perviz, ictihad ve bağımsızlık iddiasına rağmen, Tevfik Sıdkı'yı takib

ve taklid etti. Hadislerin herhangi bir teşriî değeri olmadığını iddia

ile, âhad haberleri ve hatta onların ötesinde beş vakit namaz, namazın

rek'atları, şekli ve buna benzer tevâtür yoluyla nakledile gelmiş

bilgileri de reddetmiş ve;

"Kur'an

bize sadece namazı ikame etmeyi emrediyor. Namazın nasıl kılınacağı

ise, devlet başkanına bırakılmış bir iştir. O, bunu danışmanlarıyla

görüşerek zaman ve mekâna göre tespit eder"
demiştir.

Bu, Tevfik Sıdkı'nın "İslâm sadece Kur'an'dan ibarettir" başlıklı makalesinde ileri sürdüğü görüşün ta kendisidir. Fakat Sıdkı, sonraları bu görüşünden vaz geçmişti.

Hülasa,

ikinci hicrî asırda çok az kişi, sünnetin delil oluşunu ve teşriî

(yasal) değerini inkâr etmişti. Bunun kaynağı cahillikti. Aynı şekilde

sünnetin mütevâtir olmayanını inkâr eden bir başka grup da görülmüştü.

İkinci asırdan sonra bu fitneye son verilmişti. Şimdilerde aynı fitne, batı sömürgeciliğinin etkisiyle yeniden diriltildi.

Bazı insanlar sadece cihad hadislerini, diğer bazıları da mütevâtiri,

meşhuru ve âhâdıyla Hz. Peygamber'in sünnetinin bütününü, tamamıyla

inkâr etmektedirler.3

Sünnet

düşmanlığında batının etkisini ve yaşanan aldatılmışlığı anlamak için

aslında bu iki tespit, yeterli ip uçlarını vermektedir. Biz de bu

kadarıyla şimdilik yetiniyoruz. Ancak hadisimizin yorumu sadedinde bir

iki noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz.

Evrensel Yorum İhtiyacı

Nasıl,

içimizden seçtiği peygamberler aracılığı ile iradesini kullarına

duyurmak, Allah Teâlâ için bir acz ve eksiklik değilse; sünnet de

Kur'an-ı Kerim için asla bir yetersizlik belgesi değildir. Vahyi

telâkkide Peygamberin aracılığına insanların nasıl ve ne ölçüde

ihtiyacı varsa, Kur'an'ı anlamakta da Peygamberin yorumuna yani sünnete

öylece ihtiyaç vardır.

Tabiî

ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına yapılırsa

yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, temelden yanlıştır. Hz.

Peygamber tarafından önceden teşhis ve nehyedilmiştir. Hadisimiz bu

teşhis, teşhir ve tehdidin belgesidir.

Muhatapların

anlayışlarını belli ölçüde olgunlaştıracak ve belli çerçevede birbirine

yaklaştıracak, doğruya yönlendirecek yetkili ve evrensel bir yoruma

olan ihtiyaç ortadadır. Ümmetin bu ihtiyacını karşılayan, kimlik ve

kişiliğini dokuyan yorum, Hz. Peygamberin yorumu, yani sünnetidir. Bu

sebeple sünnet, İslâm'ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en

doğru ölçü ve yorumdur.

O'nun verilerine yöneltilecek hiç bir tenkit, ondan müstağni kalmayı haklı kılamaz. Yani ne sünnetsiz Müslümanlık olur ne de sünnet'e rağmen Müslümanlık olur.

Yaklaşım Bozukluğu

İslâm

âlimlerinin tarih boyu verdikleri ilmi mesâileri, yabancı ve düşman

kültür mensuplarının telkinleri doğrultusunda, düşmanca bir yaklaşımla

değerlendirmek ve eleştirmek, iddia edildiğinin aksine, kimseye iyi bir

ün kazandırmaz. Müslüman ilim adamları -şartlar ne olursa olsun- bu

oyuna, batının bu sömürgecilik oyununa gelmemeli, yapacaklarsa, kendi

öz değerlerinin avukatlığını yapmalıdırlar.

Kur'an'la

sünnet'in arasını ayırma esasına dayalı iddia sahipleri, "keyfi İslâm"

arayıcıları, önü alınamayacak hurafe ve bid'atlara kapı açacaklarını

unutmamalıdırlar.

Bu

tür anlayış ve arayış sahiplerini uyarmak, uyanmazlarsa kendilerini

yalnızlığa ve ilgisizliğe terk etmek, herhalde günün en uygun metodu

olacaktır. Zira Hattabî'nin de isabetle belirttiği gibi, "bid'at ve heva ehlinin selamını almamakla kişi, günahkâr olmaz"4

Sözü Hz. Ömer'in dile getirdiği teslimiyetle noktalayalım:

"Biz rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm dan, peygamber olarak da Muhammed'den memnun ve razıyız."5


Kaynaklar:

1. Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2 (Tirmizi "bu hadis hasen bir hadistir" demektedir.).

2. Tuhfetü'l-ahvezi, VII, 425.

3.

Dirâsât fi'l-hadisî'n-nebevî, s. 28-29. Konuya ait deliller ve

tartışmaları, Azami'nin bu kitabından Doç. Dr. Abdullah Aydınlı

tarafından tercüme edilmiş ve bu makale Erzurum A. Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi Dergisi'nin 8. sayısında yayınlanmıştır, (s.

281-302) Aynı kısmın bir başka tercümesi de Dr. N. Topaloğlu imzasıyla

Dokuzeylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nin 4. sayısında

neşredilmiştir, (s. 433-455)

4. Meâlimu's-sünen, IV, 296.

5. bk. Buhari, ilim 26; deavat 64; fiten 15; itisam 3; Müslim, iman 56, Tirmizi, ilim 10.



Yazının kaynağı : Altınoluk Dergisi -Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan- Sünnetsiz İslâm Arayışları

02:19:00
31 Temmuz 2010
Bu yazı  54  kere okundu Yazdır
Yorum Bulunmamaktadir.
YORUMLAR

Bu Yazıya Yorumunuzu Ekleyin
İsim
E-posta
Başlık
Yorum
       Tüm alanlari doldurmaniz gerekmektedir
 Toplam Ziyaret Sayısı 2637
    ©2009 Çizilim.com Tarafından Tasarlanmıştır.